Sendeki Işık

0
31

Bir mumu yanarken izledin mi hiç? O bir damla ateşin karanlığa nasıl şiir yazdığını gördün mü? Elektriksiz günlerden kalma anılarımda böyle sahneler çoktur. Bilirim o zayıf ışığın içindeki masalı. Dikkatle incelersen mutlaka sen de görebilirsin ondaki tılsımı. Bir bakarsın sebepsiz yere titrer, bir bakarsın resim gibi donar kalır. Sonra sıkılır ölgün durgunluğundan. Duvarlarda gölge gölge dolanır. Kuş olur, kelebek olur, çekirge gibi oradan oraya zıplar, odada ne varsa o olur.

Gösteri günü bilerek karartmıştık camları. Işığımız daha çok görünsün diye.

Dün gibi aklımda. Sıkı bir çalışmanın ardından karşıma dikilip: “Ben bu etkinlikten çıkmak istiyorum.” demiştin. “evdekilerle de konuştum.”

Tam da o günkü provada, öğretmen arkadaşım seni uyardıktan, sesini daha iyi kullanmanı öğütledikten sonra olmuştu bunlar. Çekinmiştin belki de. Daha neye benzediğini bile bilmediğin sesine lanet okumuştun. Olmuyor diye sayıklamıştın içinden. Kendine kızmıştın. Bana küsecek olmuştun. Son güven kırıntıların rüzgârın önündeki yapraklar gibi dağılmıştı. Yine de peşine düşmüştün o curcunanın. Artık ne kadarını toplayabildiysen o kadarıyla kaşıma dikilip affını istemiştin. Ben, seni şöyle bir süzmüştüm. İçindeki çekingenliği, böyle bir etkinlikte “rezil” olma korkunu fark edip; derslerden geri kalma, karneye zayıf not düşürme bahanelerini yok sayıp: “Olmaz!” diye bağırmıştım. Elinde hiç yaprak kalmamıştı. Dönüp gitmiştin. Okulun uzun koridorlarında nokta kadar kalana dek uzaklaşırken bu etkinlikten kurtulmanın yollarını aramıştın.

Ben de konuşmamıza koyduğum noktanın ardından kendi lise günlerimi düşündüm. O günlerden ne matematik, ne tarih, ne de çok sevdiğim coğrafya kalmıştı aklımda. Tok sesli müzik öğretmenimizle hazırladığımız koroyu hatırlıyordum ama. O günün bana hissettirdikleri dün gibi aklımdaydı. Kalbimizin aslında ne kadar güçlü olduğu, duygularımızın ritmini tutsa da vakti gelmeden durmayacağı… Sonra koro şefliğinin el sallamak olmadığı, o usta insanın onlarca kişinin bırak söyledikleri şarkıyı, alacakları nefesin zamanını bile belirlediği, yükselip alçalan elleri ile karşımızdaki insanlarla aramızda kale gibi dikildiği…

Biraz daha zorladım kendimi. Ortaokul yıllarıma gittim. Hani küçük bir rol derler ya benimki ancak mikroskopla görülebilecek kadarıydı. Buna rağmen şimdi ha deyince hatırlayabiliyorum o günleri de. Meğer ben orada yıllar sonrasında da izleri kalacak bir çalışmanın içindeymişim. Öğretmenimiz: “Gel.” diyordu, “Şurada dur!” diyordu, “Şunları şunları söyle!” diyordu. “Prova.” diyordu, “Genel prova.” diyordu. Günü gelip de diyecek bir şeyi kalmadığında titrek bacaklarımla sahneye girdiğimi hatırlıyorum. Ortada bir köy avlusu canlandırılmış, kadınlar yufka mı açıyor ne. İlerliyorum onların arasından. Rol arkadaşım Emine’nin başına dikilip: “Ha bunları diyordun Emine değil mi?” diye ezberimi söylüyorum.

Hepsi bu kadar.

Tüm bunları düşünüp arkadan bir kez daha: “Olmaz!” diye bağırmıştım boş koridora.

Birkaç öğretmen arkadaşımdan kaçışına destek aramıştın. Öyle yağma yok, der gibiydi hepsi. Ağız birliği etmiş gibiydik. İyice karamsarlaştın. Nasıl bir derdin içine düştüm, diye kendi kendini yedin. Annen: “Ne olacak kızım, öğretmenlerin öyle diyorsa vardır bir bildikleri.” deyince rahatlar gibi oldun, içine su serpildi. Yine de ayaklarını sürüye sürüye geldin bir sonraki provaya. Zorluyordun kendini. Ayşegül’e bakıyordun, Saide’yi dinliyordun; on birlerden Habibe’nin gür sesine hayran oluyordun. Sonra Samet’i görüyordun. Folklora gideceğim diye ayrılıp da geri gelmişti. Israrla görev almak istiyordu; fakat rolü çoktan yeni sahibini bulmuştu. Böylesi bir ısrarı görünce yaptığın çalışmaya inancın arttı. ‘Demek ki, güzel bir etkinliğin içindeyim.” diye düşünmüştün. Hem sonra didişmekten bir hal olduğun erkeklerle de ortak bir çalışmanın içinde olmak insan yönünü hatırlatmıştı sana. Haylaz, sinir şeyler değilmiş diye düşünmüştün arkadaşların için.

Evde, boş bir odada defalarca okudun rolünü. Annen mırıl mırıl sesini duydu. Bu görevi kafana fazla taktığını düşündü. Üstüne gelmedi yine de. Seni sakinleştirmeye çalıştı. “Ne olacak kızım.” dedi. “Çık oku, seni yiyecek değiller ya!”

Genel provada ayakların yere daha sağlam basıyordu artık. Ekibin bir parçası olmuştun. Çalışma sırasının gelmesini beklerken şiirleri, konuşmaları da dinliyordun. Kerim Öğretmen nasıl da hakkını veriyordu sözcüklerin! Sonra bir teselli buldun kendine. ‘İyi ki de folklorda değilim.’ diye düşündün. O ne çok hareketti öyle, o ne çok gidiş geliş. İnsan, hangi birini aklında tutardı. Bir de Ahmet Sis öğretmenin ara sıra kükremesi yok muydu?

Beklenen gün geldi. Konuklar salonu doldurmaya başladı. Başka türlü oldun. Yüreğin ağzına geldi. Panikledin. Yerinde zıplayan arkadaşların oldu. Heyecanı midesine vurup acıkanlar mı ararsın, kanı çekilip üşüyenler mi? ‘Provalar hiçbir şeymiş.’ diye düşündüğün sırada Ergün Öğretmen tok sesi ile başlattı etkinliği. İçinde devrilen domino taşlarını bir yerden yakalamaya çalıştın.

Ne yalan söyleyeyim, ben de bir tuhaf olmuştum. Oradan oraya dolanıyordum. Eksik var mı, kim ayıldı, kim bayıldı? İyi ki Habibe’yi su almaya göndermişiz. Sanki çöldeyiz, herkesin ağzı kurumuş. Flütümü son kez kontrol edip aynalı camdan salona bakıyorum. On ikilerden Melih sahneye doğru geliyor. Şiir okuyacak. Peki bunca dikkat kesilmem niye? Neden aynalı cama yapıştım? Çünkü okuyacağı dizeleri ben yazdım. Melih şiire hakkını verirken ben de izleyicilerin yüzünü okuyorum.

Yine tok sesi duyuluyor Ergün Öğretmenin, bizi çağırıyor. Linyit Lisesi öğrencileri… Öğretmenleri Muhammet Deniz… Flütle…

O ne karanlık öyle. O kadar seyirci nereye gitti. Düşünmüyoruz bunları. Kenarı ile gülümseyen ay oluyoruz sahnede. Tavandan sarı bir ışık şavkıyor. Flütün notaları çakıyor kıvılcımı. İçinde önüne geçemediğin bir yangın başlıyor. Unutuyorsun her şeyi. Sonrası kısacık bir sessizlik. İşte şimdi sıra sende. Titrek bir mum gibi kalakalıyorsun önce. Sesini arıyorsun içinde. Kör bir kuyudan çekip çıkarıyorsun onu. Salonun her köşesini dolduruyorsun onunla. Ne kadar uzun geliyor sana elindeki metin. Kaybediyorsun kendini satırlarda. Orada ne anlatılıyorsa ona rengini veriyorsun. Ötesi yok, duymuyorsun ötesini. Solandan yankılarını topluyorsun sesinin. Derken alkışlarla sahneden çıkışını hatırlıyorsun. Apar topar kulisten çıkıp sen de seyirci oluyorsun. İçin bir rahatlıyor, bir rahatlıyor ki sorma gitsin.

Folklor gösterisi başlıyor. Zeybekler ne güzel, klarnet ne güçlü. Bir ara Ayşegül Öğretmen şiiriyle gürlüyor. O anda sahneye fırlayacak zannediyorsun. Sesinin gürlüğüne hayran oluyorsun. Final oyunundaki çocuğa odaklanıyorsun sonra. Tüm salon gibi hayranlıkla izliyorsun onu. Nasıl da güvenli her hareketi, nasıl da cesaretle diz vuruyor. Sanki müzik onun bedeninden yayılıyor ve sanki boşluğa o şiirleri yazan o…

Oysa az önce sahnede sen de dünyanın en önemli işini yapmıştın. İçindeki rüzgârlarda kaybolmuş güven yapraklarını toplamıştın tek tek. Dahası kendi baharlarına bir ağaç dikmiştin yüreğine. Hani insan sevdiğinin adını çakısı ile ahşap bir yere kazır ya sen de içindeki ağaca bu günle ilgili bir çentik atmıştın. Bundan sonra daha yüksek merdivenlerle karşılaştığında bu ilk basamak gelecek aklına. Çekinmeden atacaksın adımlarını. Titrek mum ışığını andıran alev senin masalını anlatmak için hep yanında olacak.

Özlem Yıldız
30-11-2015
Soma Linyit Anadolu Lisesi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here