İKİNİZİN ARASINDA

0
20

Kaç kere yitirdim aynı şeyleri. Demek ki söylendiğim gibi kaybettiğim falan yokmuş. Bu dil iğreti, bu söylem biraz umursamaz ve bu anlayış çevresinden çok aşağılama görmüş…gibi derin anlamlı bir fotoğrafını çek yüzümün. Yüzüm konuşsun. Güzel değilimdir ve bunu bir aşkla kanıtlamadık. Yardım edilmedi esaslı bir kalp tarafından kaldı ki ben de aşk taraftarı bir insan değilim. Aşk taraftarlarının şeklen insan esasen ruh olduklarını düşünüyorum. Argo da olabilir bu söylem, uhrevi de… anlaşılması muhatabının elindedir böyle ucu açık şeylerin. Muhataplarıma sevgiler sunarım. Sevgi taraftarıyım. Aşk, sevginin saygısının madara edilmiş halidir benim bir gözü kör fikrimce. Daha önce aşkı savunmaya ve acıtsa da saklamaya dair girişimlerim oldu, o esnada aşkın beni suçlayan işaret parmağı gözüme girdi. Kör oldum, fikrim görür oldu. Kör fikir iyi görür. Elden gideni. Hışımla kaybedileni. Geri gelemeyeni ya da –gururum zedelensin biraz- gelmek istemeyeni.

Kaç kere yitirdin aynı şeyleri. Demek ki söylendiğin gibi vakti zamanında tam yitirememişsin. Bu dil kekre, bu söylem ukala ve bu anlayış çevresinden çok gülünç karşılanmış…gibi çocuk küskünlüğünün tasvirini çizelim yüzün üzerinden bir tuvale. Güzelsindir ve bunu bir aşkla kanıtlamışsındır. Haberin yoktur ve haberin olmasın diye öldürülmüştür şehrinin güvercinleri. Kaldı ki sen de bundan haberdar olmak isteyen bir aşk taraftarı değilsin. Kendi yollarına dikenler koyduğun görülmüş. Çokça çocuk ve abartılmayacak kadar da huysuz bir yaşlıya benziyormuşsun. Oysa sana aşık olunduğunda yalnızca güzel kokan küçük, yeşil bir yapraktın. Bilmem biliyor musun, çiçekler yahut yapraklar başkasının merhametine muhtaç olmak istemediklerinden insan olurlarmış. Sonra da bu insanlar sevilmiyorum diye yaygara koparırlarmış. Sonra yine yaprak yahut çiçek olmak isterlermiş. E olurlarmış da. Sonra da hemen kururlarmış. Çünkü var olmak, bir şeyin talebini ve onu elde ettikten sonra kaybetmemeyi gerektiriyormuş.

Kaç kere yitirdik aynı şeyi. Bir insandı, bir yapraktı,bir çiçekti derken… Sen yoksun ve aşk ya da taraftarı olmadığım başka tutkulu, hüzünlü şeyler yok; ben de yaprakları boyuyorum, çiçekleri saklıyorum. Yitirdiklerimi bulamadıkça yitirmemiş gibi yapıyorum.
Bir şeyleri “gibiymiş” gibi hissetmeyi de hayli severim. Sen bunlardan müstesna mısın bilmiyorum. Ama değilsin de sanki. Taraftarı değilim bazı şeylerin. Bertarafım o yüzden. (Böyle bir şey vardı. Gülüyorum hep.)

Gülmenin taraftarıyım ben. Gizli taraftarı. Çünkü geniş zaman içinde suratsızımdır. Suratım da eskidi ağlamaktan. Yıkana yıkana eskiyen, aşınan beyaz bir el havlusu gibi. Sahi el havluları neden hoyratça kullanılıyor?  Misafir havluları neden kimsesiz? Misafirler içindir gülümseyen maskelerimiz. Ben böyle şeylerin taraftarı değilim. Sahiciyim. Davetsiz gelen misafirden saklayamam halimi. Öfkemi yahut evin her yanına dağılmış yaprak kokan hüznümü toplayamam. Ben dağınıklığın taraftarıyım ama gizli taraftarı. Sen zihnimi karıştırıp dağıttıktan sonra belli belirsiz yanıp sönen mumlar gibi zayıf vaatlerinle, ben toparlanamayanlar kamarasından güçlü bir kadınım.

Ve ey halkım, sen dağıtıp durduktan sonra tam şekillenecekken üzerine kurşun dökülen inançları, ben ayakta duramayan tarafım. Ben gencim, diriyim, var olanım ve her zaman ölmekte gecikmeyen. Ben savaşta ölenim kalbindeki ukdeyle, ben göğsünde bomba patlayanım, ben sokakta yalnız yürüyemeyen korku hayaletiyim, özgür olamayan beyaz güvercinim, fikri beyninden Magosa’ya sürgün gönderilen kafayım ben, ilan üstüne ilandır hainlik, sorgulanmayan bir ideolojiyim ben, sorgulanan ve doğru bulunan hurafeyim, ben çarpık düşünce içinde beli kırılmış dimdik bir doğruyum, ben önce rengarenk çocuk, sonra biraz beyaz havlu, sonra misafir havlusuna dönüşen bir genç kız, belki misafir havlusunun yerini bilmeyen bir oğlan çocuğu, sonra bunlardan sıyrılıp bir anne belki bunlardan sıyrılma gereği duymayıp daha gücüne düşen baba…

Ey aşkım, ben senin çalınmış sadakatinle imtihan olup duran bir art niyetsizim, sen dağıtıp durduktan sonra hayallerimi bir türlü gerçekle barışamayan benim, ben senden bıkan ama tüm bu kargaşadan kaçıp sana koşanım, sen kurtuluşun yanlış adresisin; ben yanlış adreslerin bir gün doğru çıkacağına inanan çaresiz. Ben göğsünde seni taşıyanım bana yüzünü dönmeyen adamlara ağlayıp,bana yüzünü dönmeyen kadınlara yalvarıp…

Ey ruhum, sen bu iki hitabın arasına sıkışan bir elsin. Parmakların kesikler ve ciddi yaralar içinde. Neye tutunsan gücün yok. Neye tutunsan sana değil. Bırakıyorsun o yüzden. Balkondan aşağı. Atıp onu oraya balkondan, sesleniyorsun arkasından: “Ey tutamadıklarım, niye tutamadım?” Lakin değildir zayıflıklarım benim suçum. Devrik cümleler büyük günahlar değillerdir. Tövbeler şiire dönüşünce peygamberlere şair derler, etmemek için tövbe. Çünkü aslında kimse edebiyat sevmez. Çünkü aslında vahiy, kutsallığı eskiyen tek şey artık.

Ey halkım ve ey halkımdan avcuma düşen aşkım, ellerim paramparça.
İkinizin arasında tutunacak neyim var benim?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here