GÖLET

0
6

Gölet

Dalgın bakışlarımın önündeki gölet yakamozlanıp duruyordu. Nereden geldiğini anlamadığım onlarca kırlangıç birden göledin üzerinde uçmaya başladı. Kim daha alçaktan uçabilecek diye oyun oynar gibiydiler. Önce olabildiğince alçalıp bir yudum su içiyorlar, sonra hızlı bir şekilde yükseliyorlardı.

Gölet sakindi. Küçüktü. Büyük dalgaları oluşturacak kadar geniş değildi. Onun bir adam boyunu aşmayan suları ancak şıpırdı çıkarabiliyordu. Hemen ön tarafındaki kapaklara bağlıydı göletliği. Bir de Konurca’dan gelen kaynak suyuna. Bir acayip denge vardı. Gelen su, giden su; ortada gölet. Onu hiçbir zaman boş göremezdiniz. Ben onu hep dolu görmüştüm. Yıl içerisinde doluluğundan çok rengi değişirdi. Bazen yosun yeşili, bazen gümüşi, bazen de çamur rengindeydi. Sel suları geldi mi ne rengi kalırdı ne eski uysallığı. Kapakları bile tanımazdı o anlarda. Taşıyamadığı suları setin üzerinden aşırırdı.

Ben en çok göledin yosun kokan halini severdim. Kasaba çocukları onun yosun kokulu sularına bırakırlardı kendilerini. Onlar da kırlangıçlar gibi kayıp giderlerdi suyun üzerinde. Çoğunlukla kurbağalama yüzerlerdi. Öyle ayak çırparlardı ki göledin yarı suyu dışarı taşardı. Coşkuyla yüzen çocukların bir yanında suya bırakılmış pamuk tohumu çuvalları dururdu. Toprağa ekilmeden önce yumuşasın da daha rahat uyansın diye bırakılmıştı. Diğer yanda da bir veya birkaç at göledin kapaklarına bağlı halde dururdu. Atlar karınlarına kadar değen suyun içinde öylece dururlardı. Göledin suyunun ayaklanıra iyi geldiği söylenirdi.

Nereden geldiği anlaşılmayan onlarca kırlangıç göledin üzerinde bir süre oynaştıktan sonra işe koyulurdu. Çaybaşı Kahvesi’nin göledi gören saçağı onlarındı. Orası boydan boya kırlangıç yuvalarıyla doluydu. Baharda geldiklerinde onlarca yuvayı elden geçirirler, aralarına yenilerini yaparlardı. İlk işleri yuvaları işgal eden serçeleri çıkarmak olurdu. Haylaz serçeler beleş yuvayı bulup kurulurlardı. Oh ne güzel memleket! Kırlangıçlar gagalarıyla taşıyabildikleri kadar çamur getirip küçültürlerdi yuvaların girişlerini. Semirmiş serçeler böylece yuvaların kapısı açık da olsa içeri giremezlerdi. Günler ne çabuk geçerdi. Bir bakardım ki yuvalardan kırlangıç yavruları başını uzatırdı. Bu yavrular göledi izler, onun üzerinde süzülecekleri günü beklerlerdi. Sonra anneleri gelirdi.

Feryat, figan yemek paylaşımı…

Gölette yüzen çocuklara kızardı Topal Kazım.

– Anacığını sattığım veletleri, pamuk tohumlarımı dağıtacaksınız!
– Kaçın, Topal geliyor.

Çocuklar bu öfkeli, aksi adamı gördüklerinde göledin ortasına doğru yüzerlerdi. Topal çok sinirlenmişse bir iki taş savururdu arkalarından. Öfkesini alamazsa çocukların gölet kıyısındaki kıyafetlerini kucaklar aksayarak ilerlerdi. Yarı çıplak çocuklar yalvar yakar peşine düşerlerdi. Bin bir güçlükle alırlardı kıyafetlerini. Ardından tekrar gölede.

Günler çabuk geçti. O yıl gelen kırlangıçlar hiç fark ettirmeden gittiler. Bu devir daim kaç yıl sürdü, kırlangıçlar göledin üzerinde uçmaya doydu mu, kasabalı Çaybaşı Kahvesi’nde gölede karşı çay içmeye kandı mı, yosun kukulu suda yüzen çocuklar büyüdü mü, gölet suyunda yumuşayan pamuk çekirdekleri yeşerdi mi, yeşerse bile uygun fiyata satıldı mı? Bunların hiçbirini bilmiyorum. Tıpkı aradan kaç yıl geçtiğini bilmediğim gibi. Tek bildiğim kırlangıçların artık öbek öbek gelmediği.

Her bahar onlarcası gelirdi oysa. Göledin üzerinde oynaşmaları daha dün gibi. Şimdi ancak bir çift gelmiş. Saçaktaki yuvaların çoğu duruyor. Antik kent evleri gibi. Serçeler hepsinin kapısını genişletip içlerine kurulmuşlar. Yuvaları çalı çırpıyla doldurmuşlar. Daha da semirmişler. Bu yıl gelen bir çift kırlangıç uğraşamamış serçelerle. Kahvenin içinde göledi görmeyen bir köşeye yapmışlar yuvalarını. Yakında yavruları kanatlanıp uçacaktı.

Göledi besleyemeyen kuru çayın üzerindeki korkuluklara iyice yaslandım. Yaşlı ayaklarım beni taşımaktan çok uzaktı. Arkamdan belediye sondajından yayılan su sesi geliyordu. Kasabalı bu suyu tankerlere doldurup zeytin ağaçlarını suluyordu. Kuraklık aman vermiyordu yeşile. Herkes Konurca’nın nasıl olup da kuruduğunu anlamaya çalışıyordu. Kasabalıda bir hüzün, bir suçluluk. Binlerce yıl akan su, Akhisar’ın değeri bilinmemiş Konurca’sı nasıl kurur? İşi düzgün olanlar yüz elli iki yüz metrelik sondajla geçiriyor yaz mevsimini. Yer altı sularıyla köşe kapmaca oynayarak. Sular her sene daha derine çekiliyor. Gücü olan suyun peşinde. Ya gücü olmayan?

Ben, sondajdan yayılan su sesiyle dalıp gittim. Bir süre sonra su sesine bir de yosun kokusu eklendi. Bu kokunun etkisiyle çok eskilere gittim. Gölet daha kurmamış, bahar gelmiş, kurbağalar çıldırmış, Topal Kazım ölmemiş; gölette yüzen çocuklar büyümemiş, hepsi de yosun kokulu suyun içinde yüzüyor. Üzerlerinden bir öbek kırlangıç sürüsü geçiyor.

Tozlu bir rüzgâr uyandırdı beni bu düşümden. İçi kum dolu gözlerimi tekrar yumdum. Hayalim orada değildi. Açtım gözlerimi. Çaybaşı Kahvesi’nden havalanan iki kırlangıç, çocuksu coşkularıyla kuru göledin üzerinden süzüldüler. Tıpkı eski bir masalın içindeymiş gibi.

Özlem Yıldız
Ocak 2008

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here