DOLMUŞTAKİ DÜŞLER

0
8

Dolmuştaki Düşler

Kız meslek lisesinin resim atölyesi üçüncü kattaydı. Yarı açık ceza evini andıran yatılı okulun yüksek duvarlarla çevrili bahçesine bakıyordu. Atölyede on beş şövale, onlara bitişik ikişer tabure her zaman düzen içinde dururdu. Duvarları da farklı yıllarda yapılmış yağlı boya tablolar süslüyordu.
Okulun ele avuca sığmaz kızları atölyenin anahtarını bir şekilde çoğaltıp burasını resim yapmanın yanında sigara içmek için de kullanıyorlardı. Tuvaletlere sık sık baskın yapıldığından hiç kimse orada sigara içmeye cesaret edemiyordu. İşin sonunda okuldan atılmak vardı. Saat beşte dersler bittikten sonra yatakhaneye dar bir koridorla bağlı olan bu atölyeye sığınır, hem hafta sonlarının sevda değerlendirmelerini yaparlar hem de yatılı okulun kahrını azaltmaya çalışırlardı.
​Böyle günlerden birinde Duygu, çoğu zaman yaptığı gibi, sigara içmese de arkadaşlarına katıldı. Arkadaşları pofur pofur sigara içerken o da iki adam boyu yüksekliğindeki pencerenin önüne geçmiş, uzaklardaki karlı dağlara bakıyordu. Dalgın hali, düşüncelerini ele veriyordu. Köyde şehirli, şehirde köylü olmanın acısını hissediyordu yüreğinde. Köye gittiğinde insanlar ona alaycı gözlerle bakıp şehirli halini küçümsüyorlardı. Şehre geldiğindeyse ne kadar dikkat etse de köylü hali bir yerlerinden okunuyordu. Lastik ayakkabılarından okunmasa iple bağlanmış çift örgülü saçları ele veriyordu onu. Geçen zamanda köylülüğün tüm delillerini yaksa da bu kez köyde rahat edemiyordu.
Duygu o kadar derinlere dalmıştı ki okulun bahçesinden kendisine el kol sallayan Müdür Yardımcısı Nuray Hanım’ı neden sonra fark etti. Nuray Hanım, tüm öfkesini ellerine yansıtmış, kendisini Duygu’ya göstermeye çalışıyordu. Duygu, Nuray Hanım’ı görür görmez toparladı. Onun ne kadar titiz olduğunu bildiğinden, hele okul müdürünün tayini çıktıktan sonra, o atölyeye damlamadan arkadaşlarını da uyarıp hep birlikte yatakhanede aldılar soluğu.
Kısa bir süre sonra Nuray Hanım’ın eli Duygu’nun kulağını kavramış bir halde tekrar atölyedeydiler. Nuray Hanım bir dedektif edasıyla atölyedeki dumanı kokluyordu. Atölyede sigara içildiğini anlayınca Duygu’nun kulağındaki eli daha bir dayanılmaz oldu. Duygu’nun güzel yüzünden dalga dalga acılar geçiyordu. Nuray Hanım, yürekleri titreten bir sesle:
– Demek burada sigara içiyordun öyle mi? diye sıkıştırdı Duygu’yu.
Duygu, titrek bir sesle:
– Ben sigara içmiyorum öğretmenim, diyebildi.
– Peki bu duman nereden çıktı? diye sürdürdü baskısını Nuray Hanım.
Duygu, sigara içmediğini söylemekten yılmıyordu. Nuray Hanım onun sigara içmediğine inanmaya başlamıştı; ancak sigara içenlerin ismini alabilmenin umuduyla sürdürüyordu baskısını.
– Bak kızım eğer burada sigara içenlerin ismini vermezsen bunca dumanın senden çıktığına kanaat getirip ailene senin bir tiryaki olduğunu bildireceğim.
Bir dağ çiçeği saflığındaki Duygu’nun defterinde “ispiyon” diye bir sözcük yoktu. Nuray Hanım son tehditten sonra da olumlu yanıt alamayınca Duygu’nun kulağının acısına şırak sesiyle gelen bir tokadın acısı da eklendi. Duygu hıçkırıklarla yatakhanenin yolunu tuttu. Onu kapıda karşılayan kızlar, sigara içmeyen birine bunu yapan Nuray Hanım’ın kendilerine ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlardı.
​Nuray Hanım birkaç gün geçmesine rağmen bu konuda bir arpa boyu yol alamayınca Duygu’nun velisini okula çağırdı. Bir gün tarih dersinde kendini kaptırmış halde ders dinleyen Duygu’yu nöbetçi öğrenci çağırdı. Duygu meraklı adımlarla girdi Nuray Hanım’ın odasına. Babası karşısındaydı. Nuray Hanım halı sahayı andıran büyük bir masanın ardında tüm heybetiyle oturuyordu. Duygu, babasını süzüp durumu bilip bilmediğini anlamaya çalıştı. Babası nasırlı ellerini ovuşturduğuna göre her şeyi biliyor demekti. Çünkü sinirlendiği zamanlar böyle yapardı. Duygu, cesaretini toplayıp hiçbir şey olmamış gibi babasının elini öpmek için uzandığında şırak diye bir tokat daha patladı yüzünde. Bu anda Nuray Hanım’ın yüzünden bir onay ifadesi geldi geçti. Babası tokadın sesi odadan çıkmadan:
– Kızım, seni buraya sigara içmeye mi yolluyoruz, diye söylenmeye başladı.
Nuray Hanım başlıyor, babası susuyordu; babası başlıyor, Nuray Hanım susuyordu. Odadaki sesin sahibi değişmesine rağmen okların yönü hep Duygu’ya doğruydu.
Duygu yerin dibine geçmişti. Babasından yediği ilk tokattı bu. Hâlbuki Duygu’nun bu kadar dediğim dedik olmasını, arkadaşlarını savunmasını öğreten de yine babasıydı. Duygu bir süre sonra odadaki sesleri duymaz oldu. “Devlet bakar.” diye verildiği yatılı okulda yaşadığı sıkıntılar geçiyordu gözünün önünden. Okula kara lastikle geldiği günden, aç yattığı akşamlara; şehirdeki aşağılanmalardan, köydeki utançlara; yediği dayaklardan, zil çalar çalmaz kaçar gibi okuldan ayrılan öğretmenlere; bir hademe edasıyla temizledikleri sınıflardan, soğuk suyla yıkadıkları bulaşıklara kadar ne varsa tekrar yaşadı.
Ne eski utançları ne harçlıksız geçen günleri ona bu olay kadar koymamıştı. Zaten harçlıksızlığa da kendince bir çare bulmuştu. Köy dönüşü iki günde biten harçlığının son yirmi beş kuruşunu haftalarca cebinde gezdirirdi. Sırf “Param yok.” demesin diye. Cebinde bir simit parası da olsa parasız değildi ona göre.
Odadaki sesler kesilince Duygu, babasına döndü. Babası gök gürültüsünü andıran bir sesle:
– Çantanı topla, diye gürledi.
Duygu, düşmüş omuzları, zor ilerleyen ayakları ile güçlükle çıktı odadan. Nuray Hanım son cümleyi beklemese de: “Böylesi daha iyi, bu azgınlarla başka türlü baş edemem. Bu olay diğerlerine de ders olur. Özellikle de alt sınıflara…” diye geçirdi içinden. Hem belki kuracağı disiplin kendisine müdürlük getirirdi kim bilir?
Duygu’nun babası Musa, üç sene sonra da olsa haklı çıkmanın mutluluğunu yaşıyordu. O, bu okul işine daha başından beri karşıydı. Köylerindeki Ayşe Öğretmen yanına muhtarı da katıp: “Musa Bey lütfen kıymayın bu kıza. Onda bir ışık görmesem buraya kadar gelmezdim. Duygu çok büyük bir insan olacak.” diye söylediğinde bu pembe sözlere inanmasa da muhtarı kıramadığından göndermişti kızını yatılıya. Muhtar üsteleyip: “Masraftan korkma Musa, devlet kızına bakar.” deyince biraz daha rahatlamıştı. Bir de bugün yaşadıklarına bakıyordu. “İyi ki Nuray Hanım beni çağırmış. Çağırmasa daha kim bilir ne rezillikler açacaktı başımıza bu kız.” diye düşünüyordu.
Köy dolmuşu, Duygu’nun resim atölyesinden dalgın dalgın baktığı dağları aşıyordu. Duygu, arabadaki köylülerin kendisini süzmesine aldırmadan dalgın dalgın oturuyordu. Düşleri ise başka bir dolmuşla Ayşe Öğretmenin elini sımsıkı kavramış bir halde okula doğru gidiyordu. İlk günkü heyecanla…

Özlem YILDIZ
16-12-2006
SOMA

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here